Uluslararası Hukukta İsrail’in Saldırıları Ne Anlam İfade Ediyor?
Uluslararası Hukukta İsrail’in Saldırıları Ne Anlam İfade Ediyor?

31 Mayıs 2010, Pazartesi

 

Uluslararası Hukukta İsrail’in Saldırıları Ne Anlam İfade Ediyor?

 

Ceren Mutuş

 

31 Mayıs Pazartesi sabaha karşı Gazze’ye insani yardım götüren uluslararası konvoya İsrailli askerlerce yapılan saldırı ve “Mavi Marmara” adlı Türk gemisinde yaşanan çatışmalar sonucunda en az 16 aktivistin hayatını kaybetmesi Türkiye ve dünya gündemine bomba gibi düştü. Saldırıların açık denizde ve sivillere karşı gerçekleştirilmiş olması ise bir kez daha İsrail devletinin uluslararası hukuk çerçevesinde sorumluluğun tartışılmasına yol açtı. İsrail-Filistin sorunu kapsamında bugüne kadar birçok kez hukuk dışı eylemlere imza attığı bilinen ancak uluslararası camianın net bir tutum sergileyememesinin yarattığı boşluktan istifade edip dünyaya karşı sorumsuzluğunu ilan eden İsrail devleti bu kez hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Başta Avrupa Birliği’nin önde gelen ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok ülkesi tarafından kınanan İsrail, her zaman yaptığı gibi meşru müdafaa ve ülkesel egemenlik argümanlarına sarıldı. 

Operasyonun vuku bulduğu suların uluslararası hukuk çerçevesindeki niteliği ve devletlere yüklediği hak ve yetkiler çerçevesinde bir değerlendirme yapıldığında, İsrailli askerlerin “serbestlik ilkesinin” temel prensip kabul edildiği açık denizde saldırıyı gerçekleştirdiği görülmektedir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) 86. maddesi uyarınca açık deniz, bir devletin münhasır ekonomik bölgesine, karasularına veya iç sularına veya takımada sularına dahil olmayan tüm deniz alanını kapsamaktadır. Aynı sözleşmenin 87. maddesi uyarınca açık denizler sahili bulunsun veya bulunmasın bütün devletlere açıktır. Sözleşme’nin 89. maddesine göre, hiçbir devlet açık denizlerin herhangi bir kısmını kendi egemenliğine tabi tutmayı yasal olarak ileri süremez. Öte yandan, Sözleşme’nin “seyrüsefer hakkı” başlıklı 90. maddesinde, sahili bulunsun veya bulunmasın her devletin açık denizlerde kendi bayrağını taşıyan gemileri seyrettirme hakkına sahip olduğu ifade edilmektedir. 

Mevcut olayın gelişimine bakıldığında, İsrail’in uluslararası hukuk tarafından açık deniz olarak tanımlanan sularda operasyon gerçekleştirdiği görülmektedir. BMDHS’nin 3. maddesinde tespit edilen azami 12 millik karasuları genişliği dikkate alındığında, İsrail elde edilen veriler doğrultusunda 77 millik bir deniz alanı içerisinde bir silahlı operasyon düzenlemiş ve uluslararası deniz hukukunun açık ihlaline neden olmuştur.

İsrail’in ileri sürdüğü bir diğer argüman, uluslararası deniz hukuku çerçevesinde “izleme hakkı”nı kullandığı yönündedir. Ancak ilgili hukuki metinlere bakıldığında bu hak iddiasının da temelden yoksun olduğu görülmektedir. BMDHS’nin 111. maddesinde kayıt altına alınan “kesintisiz izleme hakkı” uyarınca, bir sahildar devletin yetkili makamları, bir yabancı devlet uyruğunda bulunan geminin kanunlarına aykırı hareket ettiğine ilişkin yeterli kanıya sahip olurlarsa, söz konusu yabancı gemiyi izleyebileceklerdir. Ancak izleme hakkının doğabilmesi için yabancı uyruklu geminin sahildar devletin iç sularına, takımada sularına, karasularına veya bitişik bölgesine giriş yapmış olması ve durma işaretinin yabancı uyruklu geminin görebileceği veya işitebileceği bir mesafeden verilmesi gerekmektedir. Tüm bunların sonucunda da izlenen gemiye karşı kuvvet kullanma hakkı sahildar devlete tanınmamaktadır. Sahildar devletin işletebileceği hukuki mekanizmalar arasında izlenen gemiye el konulması, gerekirse sahildar devletin bir limanına götürülerek yargılanması yer almaktadır. Her halükarda yürütülen yasal işlemler hakkında bayrak devletinin haberdar edilmesi gerekmektedir. İzleme hakkının hukuka aykırı kullanılması halinde ise sahildar devletin tüm zararları gidermesi gerektiği kabul edilmektedir. Ancak mevcut olayda uluslararası filonun İsrail’in karasularına girdiği yönünde bir kanıt bulunmamaktadır. İzleme hakkının kullanılması sonucunda başvurulan müdahale önlemlerinin de ne kadar hukuka ve insan haklarına uygun olduğu ortadadır.

İsrail’in ileri sürdüğü bir diğer önemli iddia, gemideki yolcuların çıkarma esnasında silahlı oldukları ve askerlere yönelik linç girişiminde bulundukları yönündedir. Bu doğrultuda İsrail, askerlerinin meşru müdafaa haklarını kullandığını ileri sürmektedir. Uluslararası hukuk kapsamındaki meşru müdafaa hakkına paralel olarak bireylerin meşru müdafaa hakkını kullanabilmeleri için de belli koşulların gerçekleşmesi gerekmektedir. Ceza hukukunda hukuka uygunluk nedenlerinden sayılan ve hak sahibinin cezai sorumluluğunu ortadan kaldıracak meşru müdafaa hakkının kullanılabilmesi için öncelikle haksız bir saldırının mevcudiyeti aranmaktadır. Operasyon kapsamında Türk gemisindeki yolcuların İsrailli askerlere dönük haksız bir saldırıda bulunduğunu iddia etmek çok güçtür. Zira, gemideki kamera görüntülerinden de kolaylıkla anlaşılacağı gibi İsrail askerleri çıkarma esnasında gaz bombaları kullanmışlar, birçok sivilin yaralanmasına neden olmuşlar ve gemide bir infial ortamı yaratmışlardır. 

Askerlere yönelik linç girişimi iddialarını bir anlık kabul etsek dahi, savunma ile saldırı arasında bir orantının olmayışı bütün meşru müdafaa argümanını çürütmektedir. Bu orantının gerek saldırı ve savunmayla ihlal edilen haklar arasında, gerekse kullanılan araçlar arasında bulunması gerekmektedir. Ancak mevcut olayda İsrailli askerlerin eylemleri doğrudan yaşam hakkını hedef almaktadır. Kullanılan araçlara bakılacak olursa, gemi yolcularının ellerinde tuttukları beyaz bayrakların sopaları ile İsrailli askerlerin kullandığı profesyonel silahlar arasındaki nispetsizlik ortadadır. 

Sonuç olarak, İsrail bir kez daha uluslararası hukuk tanımazlığını gözler önüne sermiştir. Siyasi güç dengeleri çerçevesinde günümüze kadar hukuk dışı eylemlerini belli ölçülerde kamufle etmeyi başarmış olan İsrail, bu kez insanlığın vicdanına yönelttiği namlu ucu ile uluslararası toplumun hedefi haline gelmiştir. Uluslararası ceza adalet sisteminin etkinliğinin tartışıldığı 21. yüzyılda devlet eliyle işlenmiş suçların cezasız kalmaması için uluslararası toplumun oynayacağı rol büyük önem kazanmaktadır. Uluslararası toplum, hukuk dışılık hangi ülkeden gelirse gelsin tek sesli yanıt verebildiği ve sorumluları adalet önüne çıkarabildiği ölçüde yaşanan kayıpların vicdani sorumluluğunu hafifletebilecektir. 

 
 

Ceren Mutuş

 
 

31 Mayıs 2010, Pazartesi

Mavi Marmara Derneği © 2019. Tüm Hakları Saklıdır.