Kır Zincirlerini Mavi Marmara
Kır Zincirlerini Mavi Marmara
2013-01-24 15:23:32

Mavi Marmara Zincirlerini Kırıyor

Ufkunu genişleten bu uzun yolculuk boyunca o kadar çok insanla, zaman ve mekân kavramlarının anlamını yitirdiği öyle güzel karşılaşmalar yaşamış ki, an gelmiş, bütün bu buluşmaların sanki tek bir yerde ve tek bir zamanda devasa “TEK” bir ruhla yapıldığı duygusuna kapılmış.  Sonuç olarak da -aslında oldukça uzun ve sancılı bir süreçten sonra- “Kır Zincirlerini Mavi Marmara” çıkmış ortaya…

 Dilek Yaraş, Mavi Marmara baskınında hayatını kaybeden dokuz kişiyi yakından, uzaktan tanımayan bir insan olarak onların hikâyelerini öğrenmek ve Mavi Marmara olayını her yönüyle anlamak ve anlatmak çabasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış…

Sancılı süreç derken… Hem yazım hem de yayın süreci… Aslına bakarsanız kitabın yazımı bir sene önce bitmiş, yani Mavi Marmara olayının birinci yıldönümüne yetişmiş. Hatta, birçok maceralı reddedilişlerden sonra yayıncı bile bulmuş ama son anda bir telefon gelmiş ve kitap mizanpaj aşamasındayken geri dönmüş. Ardından, “İkinci Filo seferine çıkmadan önce yayınlanır” umuduyla ve en son gelişmelerle güncelleyerek yeni yayıncı arayışına girmiş… En sonunda çok tanınmış bir gazeteci “Benim kitaplarımı basan yayınevi yayınlar bu kitabı” diyerek kitabı almış. Kısaca “felaket” bir süreç ve inanılmaz bir “sahtekarlık”la karşılaşıp kitabı bilinçli olarak engellenmiş.Kısaca özetlemeye çalıştığım bu süreci Dilek’ten öğrenince çok şaşırmıştım. Resmen gizli bir “ambargo” uygulanmıştı kendisine. Hele, “Başka çarem kalmadı, kitabı web sitemde yayınlayacağım!” dediğinde, yüreğim sızlamıştı. Şu anda kitap, Haber Ajanda Yayınları’nda mizanpaj aşamasında. Allah izin verirse 19 Kasım 2012 Pazartesi günü tüm Türkiye’de dağıtımda olacak. Ve bütün geliri, şehit ailelerine veya onların belirleyeceği bir hayır kurumuna devredilecek. Sizleri, sevgili kardeşim Dilek Yaraş’la yaptığım “kısacık” ama “sımsıcacık” söyleşiyle baş başa bırakıyorum…

“Bu vahşet, bu orantısız şiddet, savaş kurallarına dahi uymuyordu.”

Baştan başlayalım Dilek, seni bu kitabı yazmaya iten neydi? Tabii ki İsrail’in Mavi Marmara’da yaptığı korkunç katliam… Olay, tüm dünyanın gözleri önünde oldu. Ben de herkes gibi şok oldum o görüntüleri izleyince… Açık denizde sivil bir yardım gemisi, içinde genciyle yaşlısıyla hatta çocuğuyla yüzlerce yardım gönüllüsü ve savunmasız insanlara tüm dünyanın gözü önünde helikopterlerle, hücumbotlarla saldıran tam techizatlı askerler… Emin ol, seyrettiğim bir film olsaydı, fazla şiddet içeriyor diye kapatırdım televizyonu. Ama, gerçekti maalesef… O anda mı karar verdin Mavi Marmara ile ilgili kitap yazmaya? Hayır, o anda değil. İlk şoku atlatır atlamaz, daha önce hiç ilgilenmediğim, hatta adlarını bile duymadığım İHH’yı internetten araştırdım; yaptıkları işlere, yardımlara baktım. Birkaç gün sonra ise, “Yine gelirlerse yine vururuz!” diyen İsrail’e inat, Filistin’e gidecek ikinci gemide yer almak için başvuruda bulundum. Ayrıca o sıralar medya eleştirisi yaptığım “Dördüncü Kuvvet Medya” sitesinde Mavi Marmara olayındaki medyanın tutumunu eleştiren çok duygusal ve tabii ki öfkeli iki yazı yazdım. Bütün bu yaptıklarım içimi soğutmaya yetmiyordu. Dengem bozulmuştu bir kere. Sık sık kabuslar görüyordum. Üstüne üstlük, medyada da baskın sırasında hayatını kaybeden insanlara yönelik çok insafsız eleştiriler çıkmaya başlamıştı. Daha da fenası, bu eleştiriler, sokaktaki vatandaşı da etkisi altına almıştı. İnsanlar, konu açıldığında hemen “Ne işleri vardı orada? İsrail’in huyunu bilmiyorlar mıydı? Gitmeselerdi?” diyorlardı. Hatta bazıları, gemi yolcularının çoğunun türbanlı ya da sakallı olmasından dolayı “Dinci onlar; cihada gittiler, derslerini de aldılar!” diyorlardı.  Ben de böyle konuşanların hepsiyle çatır çatır kavga ediyordum. Ama bir yandan da hayret ediyordum. “Benim anladığımı bunlar niye anlayamıyorlar? İnsanlarımız insaftan ve anlayıştan ne zaman bu kadar uzaklaştılar?” diye merak edip duruyordum.  Sende yok muydu bu soru işaretleri? Başından sonuna Mavi Marmara yolcularının haklılığına mı inandın hep? Şöyle söyleyeyim… O insanların Gazze’ye yardım için gittikleri çok açıktı. Tabii ki olayın iç yüzünü bilmiyordum ama gördüğüm kadarıyla, sivil insanlara saldıran dünyanın en gelişmiş ordularından biri vardı. Diyelim ki, yardım bahaneydi ve gerçekten de cihada gitmişlerdi. Silahları da vardı… E, hani neredeydi o zaman o silahlar?! Niye dokuz kişi ölmüş, çoğu ağır, altmışa yakın yaralı vardı da bir tane bile İsrail askeri ölmemişti? Bu vahşet, bu orantısız şiddet, savaş kurallarına dahi uymuyordu. Yani, bu insanların, amaçları ne olursa olsun, son derece kanunsuz bir şekilde vahşice öldürüldüğü çok açıktı. Ama gel de bunu insanlara anlat… Görüştüğüm pek çok kişi Mavi Marmara olayını siyasi bir eylemin sonucu olarak görüyor ve mesafe alıyordu. Belki de olayın ağırlığının sebep olduğu psikolojik bir korunma mekanizmasıydı bu… Ama bana çok insafsızca geliyordu. Yalnız, itiraf etmeliyim ki, bu cihad söylemleri ve İslamcı gazetelerdeki şehitlik vurguları, haberlerde öne çıkarılan kara çarşaflı kadınlarla, sakallı erkeklerin görüntüleri benim kafamda da bazı soru işaretleri oluşturuyordu. Her ne kadar ölümlerinin çok haksız bir şekilde olduğuna inansam da, gerçek niyetlerinin söylendiği gibi “cihad” olup olmadığını merak etmiyor değildim.  “İkinci Mavi Marmara organizasyonunu ben yapsaydım, gençleri asla kabul etmezdim!” İkinci Filo için başvurma kararına çocukların nasıl tepki gösterdi? Kızım panikleyip korktu. Ama kararıma saygı duyduğunu söyledi. İkinci Filo iptal edildiğinde ağlamaklı bir şekilde haber verdim ona. “Oh, çok sevindim, dualarım kabul oldu. Rüyalarıma giriyordu her gece” dedi. Oğlumun ilk tepkisi ise “Delisin sen!” oldu. Ama o da beni anlayıp hak verdi ve kararıma saygı duyduğunu söyledi. Yalnız ilginç bir de soru sordu: “Ben gitsem kabul eder miydin?” dedi. Ben de, “Hayır. Bu sefer çok riskli. Sen daha çok geçsin ve dünyanın daha yaşanılır olması için yapacak çok işin var. En önemlisi de, böyle fiilen ve göz göre göre ölüme atılmak yerine, bu dünyaya dünyaya kendiniz gibi iyi insanlar getirip yetiştirmelisiniz. Bense bu yaşıma kadar elimden geleni yaptım, siz büyüdünüz kendinizi kurtardınız. Ölsem üzülürsünüz ama zor durumda kalmazsınız!” cevabını verdim. Bu meselede de genel olarak böyle düşünüyorum. Yani önlerinde uzun bir ömür  ve insanlığa hizmet için çok fırsatları olan gençlerin kendilerini bile bile ölüme atmasına çok karşıyım. Fakat, Mavi Marmara’da da çok sayıda genç vardı. Furkan Doğan henüz 19 yaşındaydı… Evet ama bu aynı şey değil. İsrail’in bu kadar ileri gideceğini ve can almaya cesaret edebileceğini tahmin edemediler. İkinci Filo’da ise nasıl bir canavarla karşı karşıya olduğumuzu gayet açık bir şekilde öğrenmiştik. İkinci Mavi Marmara organizasyonunu ben yapsaydım, gençleri asla kabul etmezdim mesela… Mavi Marmara tekrar yola çıkmaya karar verse yine katılır mısın? Biraz düşünürüm. Çünkü İkinci Filo’nun iptali bende bazı kuşkular uyandırdı. Yanılıyor olabilirim ama bana göre, o filo ne olursa olsun yola çıkmalıydı. Hiç de ikna edici olmayan bir şekilde iptal edilince siyasetin esiri olduklarını düşündüm. Bunları da ayrıntılarıyla yazdım kitapta.

“Düşünüyorum da, aslında bütün şartlar çok daha önceden benim bu kitaba odaklanmam için hazırlanmış gibiydi.”

Bu düşünceler sonucunda da kitap fikri doğdu galiba… Hem evet, hem hayır… Evet, sürekli bu düşüncelerle meşguldüm, konuyla ilgili çıkan her haberi okuyordum ama kafamda bu konuda bir kitap hazırlama fikri yoktu. Fakat işte ne olduysa oldu ve bir sabah gözümü açar açmaz kendimi yüksek sesle “Mavi Marmara’da ölen insanların yakınlarıyla görüşmeli ve onlarla röportaj yapıp bir kitap hazırlamalıyım” derken buldum. Herhalde, ya gece rüyamda bir şeyler görmüştüm ya da günlerdir konuya çok fazla odaklanan beynim en sonunda böyle net bir düşünce oluşturmuştu. Neyse işte, sabah o kararla uyandım, öğlenleyin de İHH’ya gidip basın sorumlusu Salih Bilici’ye fikrimi anlatıp, ailelerin telefonlarını istedim. Birkaç gün sonra da yola çıktım… Bazen düşünüyorum da, aslında bütün şartlar çok daha önceden benim bu kitaba odaklanmam için hazırlanmış gibiydi…  Nasıl yani!? Ya, olaydan bir ay öncesine kadar  haftada beş altı gün İnternethaber ve gazeteciler sitesinde yazıyordum. İşimi de çok severek yapıyordum. Fakat, birgün aniden üzerime bir sıkıntı, bir bıkkınlık ve yorgunluk hali geldi ve Nisan ayının sonunda “Yoruldum” diye, sağa sola çemkiren manifesto gibi bir yazı yazıp işi bıraktım. Kendimi sadece okumaya ve araştırmaya verdim. İlerde ne yapacağıma dair de hiçbir fikrim yoktu. Zamana bırakmıştım her şeyi. Bir ay sonra da Mavi Marmara olayı oldu. İşin doğrusu şu ki, eğer günlük köşe yazılarına devam etmiş olsaydım Mavi Marmara ile ilgili en fazla üç-beş yazı yazardım, sonra da her zaman olduğu ve genellikle her yazarın yaptığı gibi gündemdeki diğer olaylarla savrulur giderdim. Sadece bu olaya kilitlenmem mümkün olmazdı.

 “Bu kitabı, Mavi Marmara olayının tam farkında olmayan “iyi insanlar” için yazdım.”

Kime hitap ediyor kitap? Çok güzel bir soru… İnsanlıktan nasibini almış herkese, diyeceğim şimdi ama ayıp olacak. Şaka bir yana, bu kitabı “iyi” ama konuya derinlemesine vakıf olmadığı  için Mavi Marmara olayının tam farkında olmayan “iyi insanlar” için yazdım. Mavi Marmara yolcularını eleştiren insanların çoğu, o insanları biraz tanısalardı o insafsız sözleri asla söylemezlerdi.

 “Cumhuriyet tarihinin en derin ayrışmalarından biri Mavi Marmara olayında yüzeye çıktı.”

Ama zaten bütün Türkiye çok üzülmemiş miydi bu olaya? Evet, tabii ki herkes çok üzüldü ve bu vahşeti kınadı. Ama hemen ertesinde, ki bunda medyanın payı da çok büyük, ölenleri de kınadılar, Mavi Marmara eylemini kıyasıya eleştirdiler. Mavi Marmara’nın manasını, yani sembolize ettiği ruhu anlayamadılar. Çünkü, ön yargılarının esiri olmuşlardı. Ve inan bana, Cumhuriyet tarihinin en derin ayrışmalarından biri Mavi Marmara olayında yüzeye çıktı. İnsanlar, nasıl ki eskiden Filistin için bir şeyler yapmaya çalışan solcuların eylemlerini görmezden geldiler, hatta dışladılarsa, bugün de İslamcı kesimin Filistin hassasiyeti karşısında taş duvar kesildiler. Birinin parkasına takıldılar, birinin başındaki örtüye, sakalına vs… O eylemlerin gerisindeki vicdanı, naif de olsa dünyayı kurtarma telaşını göremediler. İşte onun içindir ki “Ötekileştirdiklerimiz, hikayelerini bilmediklerimizdir!” cümlesi, kitabın ruhunu anlatan en önemli cümle haline geldi. Kısacası, kitaptaki bilgiler, söyleşiler ve hikâyeler “bütünüyle” okunmadan Mavi Marmara olayı hakkında yapılacak her yorum biraz noksan, biraz yanlış olacaktır, diye düşünüyorum.

“Mavi Marmara’nın manasının biraz daha açığa çıkmasında bir katkım olmuşsa ne mutlu bana.”

Mavi Marmara hakkında, çok fazla olmasa da kitaplar yazıldı. “Kır Zincirlerini Mavi Marmara”yı diğerlerinden ayıran nedir? Mavi Marmara’dan sonra insanların duygularına tercüman olan, olayı sıcağı sıcağına anlatan çok kaliteli eserler yayınlandı. Hepsinin de yeri ayrı ve çok önemli… Kır Zincilerini Mavi Marmara’yı diğerlerinden ayıran ise, baskında hayatını kaybedenlerin ailelerinin, yakınlarının anlattıkları ve iki yıllık süreç boyunca yaşanan olayların hemen hemen hepsini kapsaması… Ve olayla ilgili değişik bakış açılarının da yer alması… Anlayacağın benim için bu soruya cevap vermek çok zor. Ve.. ve…ve… diye anlatır dururum artık. Mavi Marmara’nın manasının biraz daha açığa çıkmasında bir katkım olmuşsa ne mutlu bana… Buna karar verecek olan da okuyucular… Fakat, şunu da özellikle vurgulamalıyım ki, bu kitaptaki hikayeler ve anlatılanlar daha önce hiçbir yerde yayınlanmadı. Evet, olayın ilk günlerinde çeşitli yayın organlarında, bazı ailelerle söyleşiler yayınlandı, demeçler alındı ama bu kadar özele, onların hikâyelerini her yönüyle öğrenecek ve o insanları tanıyacak kadar hiç inilmedi. Böyle bir çalışma, ancak bir kitap kapsamında yapılabilirdi, ki benim yapmaya çalıştığım da odur.

“Beni harekete geçiren, gazetecilikten öte, insancıl bir meraktı esasında.”

Röportajlar sadece şehit aileleri ile sınırlı kalmamış… Dokuz şehidin çevresindeki ulaşabildiğim herkesle görüştüm. Kimileriyle epey uzun söyleşiler yaptım. Aralarında gemi yolcuları da vardı. Mesela, Çetin ve Çiğdem Topçuoğlu’nun yan daire komşuları da gemideymişler. Yani iki kapıkomşu beraber gitmişler Gazze’ye. Bu arada hala komada olan Uğur Süleyman Söylemez’e de özel bir yer ayırdım tabii ki… Mavi Marmara yolcularının dışında, eskiden 80’li yıllarda FKÖ’nün Lübnan’daki kamplarında eğitim alıp Filistin için mücadele eden Gülderen Sonsuz’la, İHH Başkanı Bülent Yıldırım’la ve gemideki yabancı gönüllülerle de çok özel söyleşiler var. Rahmetli Şenol Özbek de Mavi Marmara olayını ve Fethullah Hoca’nın sözlerini stratejik açıdan ve bir asker gözüyle değerlendirdi. Ha, bir de buna olayın olduğu ilk günden itibaren yaptığım yoğun medya takibini eklemek lazım. Bunun sonucunda da medyanın Mavi Marmara konusundaki tutumu, yapılan  manipüasyonlar da belgelenmiş oldu kitapta.  Tam bir gazetecilik çalışması yani… Beni harekete geçiren, gazetecilikten öte, insancıl bir meraktı esasında. Zaten süreç içinde gazetecilik sınırlarını da farkına bile varmadan aşıverdim. Yani, duygusal olarak olayın bir parçası haline geldim neredeyse. Kulağa tuhaf gelebilir ama, kitap üzerine çalışırken zaman zaman onun kalbi atan canlı bir varılık olduğunu dahi hissettim. İşin içine bu kadar duygu karışınca objektiflikten uzaklaşma riski de var ama… Çok doğru ama, duygularım beni gerçekleri takip etmekten ve görmekten alıkoymadı çok şükür. Bu, yirmi beş yıldır gazetecilik yapmanın doğal bir getirisi herhalde. Ayrıca, yola çok açık bir kalple çıktım ama asla kafamdaki kendi doğrularımı onaylatayım derdinde değildim. Sadece hakikatin peşindeydim. Açıkçası alacağım cevaplardan, resmin tahmin ettiğim gibi olmayabileceğinden de korkuyordum biraz. Ama bu korkuya rağmen ve aynı zamanda bu korku yüzünden iyice dikkatli ve sorgulayıcı oldum.

“Bir yolculuk dışında Ankara’nın doğusuna geçmemiş bir insandım.”

 

Sen İstanbul’dasın, görüştüğün aileler ise İzmir, Diyarbakır, Siirt, Adıyaman, İskenderun, Adana, Kayseri gibi uzak şehirlerdeydi. Yol hikayeni anlatır mısın biraz? İzmir zaten benim şehrim. Oraya gitmekte hiç problem yoktu da… Ya, söylemeye utanıyorum biraz ama… Ben taa 84 yılında, eski eşimin yedeksubaylığı sırasında, Ankara’dan Van’a uçakla, Van’dan da Yüksekova’ya otobüsle yaptığım yolculuk dışında Ankara’nın doğusuna geçmemiş bir insandım. Ha bi’ de çocukken gittiğimiz Konya ve birkaç ay kaldığımız Seydişehir var, o kadar… Anlayacağın, oralara nasıl gidilir, güzergah ne olmalıdır, hiçbir fikrim yoktu. Bu yüzden de ilk işim, aynı bir turist gibi Türkiye haritası alıp gideceğim güzergahı o haritanın üzerinde belirlemek oldu. Sonra da Karayollarının internet sitesini bulup hangi şehir nereye kaç km, kaç saat uzaklıkta diye araştırdım, notlar aldım. Normalde cebinde kaç lira olduğunu bilmeyen benim o aşamadaki yol, zaman, para vs. hesaplarımı bir görseydin, “Devlet Bahçeli’nin hesapları da neymiş ki…” derdin eminim. Neden bu kadar hesap yaptın, korktun mu yoksa tek başına bir kadın olarak Doğu’ya gitmekten? Yok, korkmak aklıma gelmedi doğrusu. Ama görüşmek istediğim çok kişi vardı. Üstelik, bütçemin kısıtlılığı zamanımı da daraltıyordu. En fazla bir hafta içinde bütün o şehirleri dolaşıp, mümkün olduğunca çok kişi ile görüşmek istiyordum. Bunun için de çok iyi plan ve hesap yapmak zorundaydım. Çok da iyi hesaplamışım ki ucu ucuna da olsa denk getirebildim bütçeyi.  Projenin sponsoru var mıydı? Yok ya, nerde!? Onunla mı uğraşacaktım? Ben biran evvel yola çıkıp o insanları görmek, onlarla tanışmak, hikayelerini dinlemek istiyordum. Kredi kartıma güvendim açıkçası. Tabii başıma bir şey gelseydi, her zaman için bir telefonla yardım ve destek alacağım çocuklarım ve dostlarım da vardı. 

“Yol boyunca dokuz şehidimizin ruhunu sürekli yanımda hissettim!”

Zorluklarla karşılaştın mı yol boyunca? Aslında, son derece mistik bir yolculuktu bu. Herşey yağ gibi akıp gitti. Yol boyunca dokuz şehidimizin ruhunu sürekli ve yoğun bir şekilde yanımda hissettim. Sanki, nereye gitsem onlar da benimle geliyorlardı. Bir hafta gibi kısa bir sürede o kadar çok kişiyle öyle yoğun sohbetler gerçekleştirdim ve öyle uzun yollar yaptım ki… Normal koşullarda buna bir hafta asla yetmezdi. Tabii şunu da belirtmek lazım: Röportajların sadece uzak şehirler kısmını bir haftaya sığdırdım; yoksa tamamı aşağı yukarı üç aylık bir süreçti. Araştırmalarla beraber ise iki yıllık…. Aileler nasıl karşıladılar seni? Çok sıcak karşıladılar. Zaten daha yola çıkmadan önce İstanbul’dan arayıp, kafamdaki projeyi enine boyuna açık ve net bir şekilde anlattım. Yani beni gördüklerinde, bu niye burada, gibi bir soru işaretleri kalmamıştı kafalarında. Zaten bizim insanımızın misafirperverliği müthiş. Mavi Marmara yolcuları ise, ben onları öyle tanımlıyorum artık, bambaşkaydı. Düşünsene, olayın üzerinden iki ay geçmiş. O ilk günlerin harala güralasından sonra kendi kendileriyle ve acılarıyla başbaşa kalmışlar. Ve İstanbul’dan gelen bir gazeteci onları tekrar o korkunç geceye götürüyor… Buna rağmen, hiçbiri kendini geri çekmedi. Her soruma çok büyük bir açık yüreklilikle ve detayları esirgemeyerek cevap verdiler. Çok ama çok samimiydiler… İstersen daha fazla anlatmayayım; kitapta, röportajların dışında, benim ailelere dair izlenimlerime özel bir bölüm ayırdım. Merak edenler oradan okusun.

 “Hepsinin hikayesi birbirinden ilginç!”

Çok çarpıcı hikayeler var mıydı? Olmaz mı, hem de nasıl!? Hepsinin hikayesi birbirinden ilginçti. Şöyle söyleyeyim… Kitap bittikten sonra düzeltme yapmak için tüm yazdıklarımı yeni baştan okurken, çabuk çabuk yazım hatalarını düzeltip geçeceğime, okuduklarıma takılıp kalıyordum. Oysa ki, röportajı ben yapmışım, ardından kasetleri deşifre ederken dinlemişim, sonra yazıyı kurgularken tekrar konuya girmişim, ona rağmen sanki ilk defaymış gibi heyecanla okumaya dalıyordum. Konular beni çekip alıyordu içine… Bir iki ilginç örnek anlatsan? O kadar çok ki… Mesela, Cevdet Kılıçlar’ın, gemideki ölüm şeklini, yani alnından vurularak öleceğini tam yirmi yıl önce hissedip arkadaşlarına söylemesi… Eşine olan aşkı, evlenmek için verdiği mücadele… Derya Kılıçlar’ın Alevi olan ailesiyle sorunları… Nejdet Yıldırım’ın eşi Refika’nın kocasından önce ardarda annesini, babasını kaybetmesi… Nejdet’in ölüm haberini alış şeklindeki gariplikler… Daha neler neler…  Bu arada Hocaefendi’ye de epey yer ayırmışsın… Mecburen… Nasıl mecburen? Fethullah Hoca, baskından sonra “Otoritelerden izin alınmalıydı” demeseydi, bu kitapta adı bile geçmeyecekti doğal olarak. Ama maalesef dedi. Ve mecburen de bu kitabın önemli konuklarından biri haline geliverdi. Çünkü, ben o ifadeyi duyunca şok oldum, inanamadım ve tabii ki çok üzüldüm. İlk aklıma gelen de, “Ben bu kadar üzüldüysem, ölenlerin aileleri kimbilir neler hissetmişlerdir!?” oldu. Dolayısıyla, bu soruyu onlara sormasam olmazdı. Sordum da nitekim… Aldığım cevapları da olduğu gibi yazdım…

Mavi Marmara Derneği © 2016. Tüm Hakları Saklıdır.