İsrail Saldırısı ve Medyadan Bize Yansıyanlar
İsrail Saldırısı ve Medyadan Bize Yansıyanlar

İsrail Saldırısı ve Medyadan Bize Yansıyanlar

Seray Kethudaoğlu

Son zamanlarda Türkiye açısından gündemdeki en önemli konu şüphesiz İsrail’in yardım gemisine gerçekleştirdiği saldırı ve bu saldırı sonucu hayatını kaybeden Türk vatandaşlarıdır. Yapılan yorumların ve analizlerin pek çoğu bundan böyle İsrail ve Türkiye ilişkileri nasıl olacak, bu saldırıların hukuki temeli nedir sorularına odaklanmıştır. Ancak son günlerde dikkate alınması gereken bir konu daha vardır: gittikçe artan kamuoyu tepkisi ve medyanın da katkısıyla sürdürülen söylemler çatışması. Haftasonu İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin pek çok ilinde gerçekleştirilen mitingler, hem katılımcıların çokluğu hem de kullanılan söylemlerin sertliği bakımından ilişkilerin sivil boyutunun ciddi yara aldığının göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki bu süreç kendi kendine mi oluşmuştur? Aslında olayın gelişmesinde ve ardından yaşanan haber trafiğinde medya, özellikle televizyon, gazete ve internet, çok önemli bir rol oynamıştır. Olaya dair yayınlanan ilk haberler, görüntüler, hatta manşetler, sonrasında ise politika yapıcıların ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin ifadeleri ve yazarların yorumları bugün mitinglerde yansımasını gördüğümüz kamuoyunun yaratılmasında bir propaganda aracı olarak görev almış, saldırı olayından çok daha etkili olmuştur. Bu bir anlamda, var olan milliyetçi ve dini söylemi görünür kılmış, insanlar kendilerini tanımlamada kullandıkları kimliklere daha sık referans yapmaya başlamıştır. Tüm bunların ışığında, medya ve etnik milliyetçilik ilişkisini ele almak ve İsrail saldırılarının, özellikle gazetelerde hangi dil pratikleri kullanılarak ve ne tür imajlar yaratılarak ele alındığını belirlemek ve bunun kamuoyunu etkileme gücünü dikkate almak gerekmektedir.


Medyada Milliyetçiliğin İzleri

Gelişen yayıncılık sektörü bugün toplumsal ve siyasi hayatı yönlendiren, algılamaları şekillendiren, toplumun yaşananları içselleştirmesine etkide bulunan bir süreci ifade eder. Türkiye’de, özellikle 1990’lardan sonra toplumsal ve ekonomik gelişmenin etkisiyle gücünü arttıran medya, C. Wright Mills’in deyimiyle ‘iktidar üçgeni’nin (kamu yöneticileri, askerler ve medya patronları) önemli bir ayağını oluşturur. Diğer iktidar güçleriyle yakın ilişki içinde olan medya, milli kimliğin ve duyguların sürekli yeniden üretiminde önemli bir rol oynar.

Foucault’nun, söylemi, bir kurgu olarak yansıtan görüşünden yola çıkarsak, genel olarak medya dünyası söylemlerin üretildiği, her gün yeniden kurgulandığı ve yönetildiği yerlerdir. Bu anlamda iktidar ilişkilerinin yaygın olarak görüldüğü medyada bilgi–iktidar ilişkisi dikkat çeker. Foucault’ya göre bilgi ya biyo–iktidar yolu ile ya da rutinleştirme süreçleri ile yayılır.[1] Bilgi denilen şey iktidar pratikleriyle üretilen söylemlerdir. Bu anlamda medya, rutinleştirme süreçlerinde etkin bir rol oynayarak birer söylem olarak bilgilerin toplumsal alana yayılmasında önemli bir rol oynar.

Rutinleştirme sürecinde iktidar ilişkileri tek taraflı olarak üretilmez. İktidar üretici olduğu sürece beraberinde bir direnişi de getirir. Medya üretici olduğu, kurguladığı pek çok söylemi topluma dayatmakta ısrarcı olduğu sürece toplumun direnişi de kaçınılmaz olacaktır. Bu anlamda medya ve toplum arasındaki ilişkinin karşılıklı bir ilişki olduğu ve iki tarafın birbirinden beslendiği söylenebilir. Milli konular söz konusu olduğunda medya, bir milli güç unsuru olarak ön plana çıkar.[2] Medyanın milliyetçilikle ilişkisi en iyi biçimde yazılı basında, gazetelerde görülmektedir.

Kapsamlı ve etkili kurgulardan biri olan gazetenin de bir söylem ürünü olduğu söylenebilir. Pek çok farklı söylemin aynı anda aynı sayfalarda yer alması Benedict Anderson’ın deyimiyle bu haberler arasındaki hayali bağdan kaynaklanır.[3] Bu hayali bağ takvim rastlantısallığından (zamanın ileriye doğru ilerleyişi, dün–bugün–yarın ilişkisinin kurulması) ve gazete ile piyasa arasındaki ilişkiden kaynaklanır. Böylece gazete, okuyucularını aynı şeyleri paylaştıklarına inandırır.

Gazetenin milliyetçilikle ilişkisi bu noktada ortaya çıkar. Gazete, farklı formları kullanarak bize nerede yaşadığımızı (vatanımızı) ve ne olduğumuzu (ulusal kimliğimizi) hatırlatır. Gazeteler, eş zamanlı olarak, ulus adına ulusa konuşur.[4] Burada ayırt edici olan gazetelerin bunu biz farkında olmadan yapmasıdır; çünkü ulusal güvenlik gazeteciler tarafından içselleştirilmiştir. Konu seçiminde ve haber yazımında ulusal çıkarı korumak ve ulusal dış politikayı benimsemek kendiliğinden gelişen bir süreci ifade eder.[5] Dolayısıyla bize yansıyan haberler doğal görünür, haberlerin üretim sürecinde etkili olan söylemlerin rolü göz ardı edilir. 

İsrail Saldırısı: Söylemlerin Su Yüzüne Çıkışı

İsrail saldırısı, bu tip söylemleri görünür kılması açısından önemlidir. Saldırının gerçekleştiği ilk andan itibaren bir sıralama yaparsak medya organlarına ilk, saldırı haberi ve bu konuyla ilgili çeşitli spekülasyonlar düşmüştür. Bu ilk haberler net değildir; ancak ortaya çıkan tabloda İsrail’in yardım gemisine saldırdığı ve aralarında çok sayıda Türkün bulunduğu pek çok kişinin öldüğü ve yaralandığı bildirilmiştir. Bundan kısa bir süre sonra başbakan ve çeşitli bakanların konuyla ilgili demeçleri medyaya yansımıştır. Bu süreçte İsrail saldırıları kınanmış, olay bir “korsanlık” ve “Türkiye’nin 11 Eylül’ü” olarak lanse edilmiştir. İlerleyen günlerde ise gazete manşetleri, duyulan tepkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir. “İsrail terörü”, “bu bir savaş sebebidir”, “vahşet”, “alçak”, “kalleş”, “kahpe”, “Hitlerin çocukları”, “katliam” gibi ifadelerle tepkiler dile getirilmiş, tüm bunlar olay anında çekilen video görüntüleri ve ölenlerin büyük bir kısmının Türk olmasıyla kamuoyunda ciddi bir etki yaratmıştır. Öte yandan üst düzey yöneticilerin konuyla ilgili yorumları ve kamuoyunun tepkisini milli ve dini kimliklere daha fazla vurgu yaparak dile getirmesi hem İsrail basınında hem de dış basında Türkiye’nin, bir tehdit unsuru olarak görülen Hamas ile ilişkilendirilmesine neden olmuş, bu algılamaların birer yansıması olan korku da gazete sayfalarında yerini almıştır. İsrail basınında görülen “İsrail komandolarına linç uygulandı”, “İsrail kurban”, “Türk cihatçıları” ve İsrail hükümetinin “zorunlu olmadıkça Türkiye’ye gitmeyin” ifadeleri ile dış basına yansıyan “Avrupa’nın hasta adamı, Doğunun kızgın adamı”, “Türkiye ikinci Pakistan”, “Türkiye Batıdan uzaklaşıyor” gibi ifadeler yakın zamana kadar müttefik olan iki ülke arasındaki uçurumun tehdit algılamaları nezdinde gittikçe arttığının birer işaretidir. Bu gibi durumların da gösterdiği gibi din, iç ve dış düşman, kültürel farklılık gibi temalar üzerinden dile getirilen söylemler “ethnocentric” ideolojinin içselleştirildiği, sıradanlaştırıldığı ve kalıp yargılara dönüştüğü söylemler olarak dikkat çeker.

Ülkeyi etkileyen bu tip durumlarda sadece iktidarın değil medyanın da kamuoyuna karşı sorumluluğu vardır. Provakatif hareketlerden ve söylemlerden kaçınmak bu sorumlulukların başında gelir. Nitekim Türkiye 6-7 Eylül olayları öncesinde buna benzer bir durumla karşılaşmış, ancak o dönemde ne siyasi güçler ne de medya çıkan olaylara müdahale edebilmiştir. Bugün aynı durumla karşılaşmamak için başta da belirtilen “iktidar üçgeninin” mensuplarının kullandıkları söylemlere dikkat etmesinde yarar vardır. Bir dönem Türkiye’de, hatta İsrail’de de “ordu göreve” diyenleri eleştirenler bugün aynı şeyi yapıyorsa orada durup düşünmek ve bu anlayışın doğuracağı siyasal, toplumsal ve hatta ekonomik sonuçları gözardı etmemek gerekir.

Seray Kethudaoğlu 

9 Haziran 2010, Çarşamba 

Mavi Marmara Derneği © 2019. Tüm Hakları Saklıdır.