Hukukun istismarı: “Preemptive Self-Defense” ve Mavi Marmara Olayı
Hukukun istismarı: “Preemptive Self-Defense” ve Mavi Marmara Olayı
Bilindiği gibi günümüz dünyasında uluslararası sistem ve aktörlerin sorumlulukları, 2. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımın ardından, tüm ulusları bir araya getirmeyi ve uluslararası güvenliği ve barışı sağlamayı asli görev ve amaç edinen Birleşmiş Milletler (BM) Anlaşması ile tanımlanmaktadır. Uluslararası sistemde bağlayıcı olan bu belgenin 2. Maddesi’nin 4. Fıkrası devletler açısından büyük önem teşkil etmektedir. Bu maddeye göre, uluslararası sistemde devletler güce ve güç kullanma tehdidine başvurmaktan kaçınacaklardır. BM Anlaşması’nda kuvvet kullanma yasağı, evrensel bir örf ve âdet hukuku “jus cogen”[1] olarak tanımlanıp, BM Anlaşması’na üye olmayan devletlere de sorumluluklar yüklemektedir. BM Anlaşması’na göre, herhangi bir devlet uluslararası barış ve güvenliğe zarar verdiği takdirde, BM Güvenlik Konseyi devreye girer ve saldırgan bir fiil tespit ettiğinde de mütecaviz ülkeye karşı gereken tedbirleri alır.

 

Bunun yanında BM Anlaşması, belirli koşullar altında kuvvet kullanmayı meşru görmüştür. Bunun en büyük istisnası 51. Madde’de yer alan “meşru müdafaa hakkı”dır. En yalın anlamıyla meşru müdafaa hakkı, dışarıdan yönelen illegal bir askerî güç kullanımına karşı, devletin meşru olarak kuvvet kullanma hakkıdır.[2] Meşru müdafaa hakkına yol açan saldırgan fiilin ani ve kapsamlı olup başka bir seçeneğe ve durum değerlendirmesi yapmaya imkân verecek süre bırakmaması gerekir. Ayrıca meşru müdafaanın zaruret, aciliyet, orantılılık olmak üzere üç ön şartı vardır. Fakat meşru müdafaa hakkını geniş yorumlayan yazarlara göre, aktörler sistemde engelleyici/önleyici meşru müdafaa hakkına (anticipatory self-defense) da sahiptir. Bu tanımlamaya göre bir yapılageliş kuralı olarak meşru müdafaa hakkı, aynı zamanda olası bir silahlı saldırıyı önlemek için kuvvet kullanma hakkını da içermektedir. Meşru müdafaa hakkının diğer geniş yorumu ise, preemptive self-defense (öngörücü/önleyici meşru müdafaa) adı altında Bush Doktrini çerçevesinde şekillenmiştir. 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından dönemin ABD Başkanı George W. Bush, ABD’nin düşman olarak kabul ettiği ülkeleri çevreleme politikasından vazgeçtiklerini, bundan böyle “teröre ve terörizme karşı savaş” başlattıklarını ve bunu da “meşru müdafaa” adı altında yapacaklarını tüm dünyaya duyurmuştur. ABD’nin preemptive self-defense adı altındaki ilk saldırıları Afganistan’a, ardından da Irak’a yönelik olmuştur. Bugün yaşanan kaotik durumun da başlangıcını oluşturan 2003 Irak işgali, nükleer silah iddialarının yalan olduğunu ispatladığı gibi, ABD’nin meşru müdafaa adı altındaki işgallerinin geçersizliğini de ortaya koymuştur. Bu strateji, BM yasaları tarafından getirilmiş olan ve uluslararası hukukun temelini oluşturan kuvvet kullanma yasağını esnetme çabasındaki ABD vurdumduymazlığının en son ve en radikal aşamasını oluşturmuştur.

Bugün önleyici meşru müdafaa olarak tanımlansa bile, savunmayla ve uluslararası hukukla hiçbir ilgisi olmayan böyle bir müdafaa hakkının varlığı, özellikle ABD, Birleşik Krallık ve işgal devleti İsrail tarafından öne sürülmektedir. Bu devletler, uluslararası sistemde işledikleri birtakım fiillere meşru müdafaa hakkının preemptive self-defense yorumlamasını destek göstermiştir. Bu bağlamda işgalci İsrail’in 1981’de Irak’ın OSIRAK nükleer reaktörünü bombalaması ve 31 Mayıs 2010’da uluslararası sularda Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine yapmış olduğu saldırılar, uluslararası hukukun uygulanmasındaki keyfiliğin önemli örnekleridir.

Bir sivil eylem girişimi ancak nadiren, bugün bütün dünyada “Özgürlük Filosu” adıyla bilinen hareket kadar güçlü bir siyasi yankı ve bu kadar uzun dönemli etki yaratabilirdi.[3] Özgürlük Filosu olarak adlandırılan ve Türkiye’den “Rotamız Filistin Yükümüz İnsanı Yardım” sloganı ile yola çıkan altı gemiden biri olan Mavi Marmara, kıyıya 72 mil mesafede, uluslararası sularda İsrail tarafından silahlı saldırıya uğramıştır. Saldırı akabinde İsrail’in uluslararası sularda gerçekleştirdiği bu katliamı araştırmak ve uluslararası toplumu bilgilendirmek için BM İnsan Hakları Konseyi bir araştırma komisyonu kurmuştur. Bu konseyin hazırladığı rapor Eylül 2010’da uluslararası toplumun dikkatine sunulmuştur. BM İnsan Hakları Konseyi’ne göre İsrail’in 2007’den bu yana Gazze’ye uyguladığı abluka, San Remo Düzenlemesi’ne göre hukuk dışıdır. San Remo Düzenlemesi’nin 102. Maddesi’ne göre, uygulanan hiçbir abluka sivil halkın açlıktan kırılmasına yol açmamalı veya insanların en temel ihtiyaçlarının karşılanmasına engel teşkil etmemelidir. Yine aynı Düzenleme’nin 103. Maddesi’ne göre, “yaptırımlar sivil halkı cezalandırma amacı gütmemeli ve abluka uygulayıcısı devlet, insanların temel ihtiyaçlarının ülke sınırları içine girmesine izin vermelidir” ibaresi yer almaktadır. Hamas’ın 2006 seçimlerinden zaferle çıkması sonucu, İsrail Gazze’ye uyguladığı yaptırımları arttırmış, dünyanın en yoğun nüfuslu bölgesine karadan, havadan ve denizden abluka uygulayarak insani temel ihtiyaçlar da dâhil her türlü ürünün Gazze’ye girişini engellemiştir. Deyim yerindeyse, Gazze bir açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür. Bu bilgiler ışığında BM İnsan Hakları Konseyi Araştırma Komisyonu, İsrail’in başta deniz hukuku olmak üzere uluslararası hukuku ve insan hakları hukukunu ihlal ederek Gazze’deki sivil halka toplu bir cezalandırma politikası uyguladığı kararına varmıştır. Ancak bütün bu kararlara rağmen BM Genel Sekreteri, Siyonist lobilerin baskısıyla İnsan Hakları Konseyi’nin raporunu dengelemek üzere, Yeni Zelanda eski Başbakanı Geoffrey Palmer başkanlığında ayrı bir soruşturma komisyonu oluşturarak, Mavi Marmara olayına ilişkin ikinci bir rapor hazırlatması hukuksuzluğun boyutlarını büyüttü.. Palmer Raporu adıyla bilinen taraflı ve İsrail yanlısı metin, İsrail’in uluslararası sularda Özgürlük Filosu’na yaptığı saldırıyı önleyici meşru müdafaa (preemptive self-defense) bağlamında değerlendirerek bunun güvenlik temelli bir müdahale olduğunu ve bu bağlamda uluslararası hukuka tamamen uygun olduğunu savunmuştur.  Bu gayrimeşru metinde ayrıca, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukanın güvenlik açısından uluslararası hukuka uygun olduğu da savunulmuştur. Oysaki BM Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu (UNWRA), Gazze’deki durumu sağlık, eğitim, yoksulluk ve insani ihtiyaçlar bakımından “ciddi kriz” olarak değerlendirmektedir.

BM’nin iki farklı organının hazırladığı metinlerin birbirine böylesine zıt olması, örgütün meşruluğunu da sorgulatmaktadır. Öte yandan İsrail’in uluslararası sularda insani yardım amaçlı seyrüsefer hakkını icra eden gemilere saldırması ve dokuz kişiyi katletmesi ile ilgili olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden de hâlâ İsrail’e yönelik gerekli yaptırımları ve cezayı verecek kararın çıkmaması, bu örgütün güvenilirliğine ciddi anlamda gölge düşürmektedir. Bugüne kadar Uluslararası Ceza Mahkemesi savaş suçu veya insanlığa karşı suç işlemiş bir kısım devlet yetkililerini yargılamış, BM Güvenlik Konseyi de bu mahkemenin kararlarına binaen birçok ülkeye yaptırımlar uygulama kararı almıştır, ancak manidardır ki bu devletler arasında hiçbir Batı ülkesi yer almamıştır. Literatüre Mavi Marmara olarak geçen olay, her yönüyle incelendiğinde yakın zamanda denizcilik hukukunun, savaş hukukunun ve Cenevre Sözleşmesi’nin bu denli ihlal edildiği başka bir vaka yaşanmamıştır.

_______________________

Kaynak: https://insamer.com/tr/hukukun-istismari-preemptive-self-defense-ve-mavi-marmara-olayi_209.html

Mavi Marmara Derneği © 2019. Tüm Hakları Saklıdır.