Haydut Devlet
Haydut Devlet

1 Haziran 2010, Salı

 

Haydut Devlet

 

Sedat Laçiner

 

‘Haydut devlet’ (rogue state) daha çok ABD tarafından uluslar arası barışı tehdit eden, ne yapacakları önceden tahmin edilemeyen, terörü destekleyen, hatta bunu siyasetlerinde bir araç olarak kullandıkları iddia edilen devletler için kullanılan bir terimdi. Libya, Suriye, İran, Irak gibi devletler haydut devlet tanımı içinde sıkça kullanıldı. ABD bu ülkelere karşı politikalarını bu kavram üzerinden meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak ABD hiçbir zaman İsrail bir haydut devlet olarak tanımlamadı. Oysa ki İsrail belki de bu tanıma en çok uyabilecek ülkelerden biri gibi davrandı.

Eğer bugüne kadar şüpheniz var idiyse 31 Mayıs 2010 sabahı İsrail bu konuda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ağır suçlar işleyerek kendisini haydut devletler listesinin başına yazdırdı:

İlk olarak İsrail Ordusu tam donanımlı ve elit timlerle 6 sivil gemiye açık denizde saldırdı. Gemilerin hiçbirinde bir tek silah dahi yoktu. Tamamı sivillerden oluşan gönüllüler Gazze’ye insani yardım taşıyorlardı. Üstelik İsrail’in saldırısı öncesinde gemilere beyaz bayrak çekilmiş ve İsrail güvenlik güçlerine gemide silah olmadığı açıkça ilan edilmişti. Uluslararası hukuka göre İsrail’in bu gemilere açık denizde (İsrail’den 72 mil açıkta) müdahale etmesi tamamen hukuk dışıdır. Gemilerin durdurulması, gemilerin kontrol edilmeye çalışılması dahi hukukun açıkça ihlal edilmesidir. İsrail rahatlıkla gemilerin kendi sularına girmesini bekleyebilirdi, bunu dahi beklemediler. İkincisi İsrail’in yardım gemilerini durdurmak gibi bir amacının olmadığın ı anlıyoruz. Eğer maksatları gemileri durdurmak olsaydı bunun pek çok teknik yöntemi vardı. Gemilerin motorları dışarıdan müdahale ile durdurulabilirdi, gemiler daha güçlü gemiler ile çekilebilirdi, gemiler daha kolay yöntemlerle ele geçilebilirdi vs. Fakat İsrail bunun yerine gemidekiler sanki dünyanın en azılı suçlularıymış gibi davranarak havadan indirme yaptı, deniz hücum botları ile gemilere saldırdı. Çok sayıda insan bu saldırıda hayatını kaybederken 30’dan fazla sivil İsrail kurşunları ile yaralandı. Ölen ve yaralananların sayılarına bakıldığında İsrail komandolarının 200’e yakın el ateş ettiği anlaşılıyor. İsrail güvertede gerçekleştirdiği cinayetlerin gerekçesi olarak “bize sandalyeler ile, borularla saldırdılar” diyor. Son derece gülünç ve işlenen suçu haklı çıkarmaktan çok uzak bir izah.

Şurası çok net, bir başka ülkenin gemilerini açık denizde basıyor ve alıkoyuyorsanız, bunun adı korsanlıktır, haydutluktur. Bunun Somali açıklarındaki korsanlıktan bir farkı yoktur. Hatta Somalili korsanların kaçırdıkları gemilerde insan hayatına İsrail güvenlik güçlerinden daha fazla dikkat ettiği dahi söylenebilir.

İsrail bu aşamadan sonra uluslararası hukuku ihlal etmeye devam etti ve gemileri zorla İsrail’e götürdü. Yaralıları birer suçlu gibi ellerinden kelepçeleyen İsrail gözaltına aldığı yüzlerce kişiye de kötü davranmaya devam etti. Örneğin ilk serbest bırakılanlardan bir gemi kaptanı 26 saat kadar aç tutulduklarını, gemideki kendi yiyeceklerine ulaşmalarına dahi izin verilmediğini belirtiyor. Ayrıca gözaltında kaba davranışlar, dayak ve işkencenin yaygın bir şekilde uygulandığı da anlaşılıyor. Bazı kişiler ise İsrailli yetkililerin kendilerini gemide silah olduğunu söylemeye zorladığını açıklamaları da çok ilginç. Belli ki İsrail kendince bir hikâye yazıp dünyayı gemiler aleyhine yanıltmaya çalışıyordu.
İsrail olayın olduğu ilk dakikalardan itibaren basını gemilere yaklaştırmadı. Bu durum operasyon esnasında belki anlaşılabilirdi, ancak olaydan 24 saat geçtikten sonra dahi kaç ölü, kaç yaralı olduğun hala bilinmiyordu. İsrail öldürdüğü ve yaralı kişilerin isimlerini dahi yakınlarına ve uluslar arası kamuoyuna açıklamadı. Şüphesiz bu da başka bir hak ihlalidir.

Özetle, tam teçhizatlı, dünyanın en iyi eğitilmiş komandoları havadan ve denizden içinde çocukların ve kadınların da bulunduğu tamamen sivil bir yardım konvoyunu bastı, en az 10 kişiyi öldürüp, onlarca kişiyi de yaraladı. Bunun adı hukukta korsanlıktır, terördür, katliamdır ve haydutluktur. Ne yazık ki İsrail devleti işlenen büyük suçu görmezden geldi, ne özür diledi, ne de kabul edilebilir bir açıklama yaptı. Hatta İsrail Dışişleri Bakanı yardım gemilerinin Hamas’la, El Kaide ile ve diğer terör örgütleri ile bağlantısı olduğunu iddia etti. Hepimiz biliyoruz ki İsrail buna inansa, elinde en ufak bir delil olsa dünyayı ayağa kaldırırdı. Fakat söylediklerine kendileri de inanmıyordu. Yapılmak istenen tamamen bir kara propaganda çalışmasıydı.

KRİZ BİTTİ Mİ? 

Ne yazık ki kriz hala devam ediyor. İsrail yüzlerce insanı gözaltında tutuyor. Bunların önemli bir kısmı belki de kısa sürede serbest bırakılacak. Ancak özellikle yaralılar ve diğer bazı isimler İsraillilerce uzun süre gözaltında tutulabilirler, hatta yargılanıp mahkûm edilebilirler. İsrail’in burada isnat edeceği suçlar güvenlik güçlerine direnmek, terör örgütüne yardım etmek ve hatta terör örgütü üyeliğidir. İsrailli yetkilerin açıklamaları böylesine sıkıntı bir dönemin ipuçlarını veriyor. Bu tutum İsrail-Türkiye ilişkilerini olduğu kadar İsrail ile gemide vatandaşları bulunan diğer ülkeler arasındaki ilişkileri de gerecektir. Ancak İsrail’in makul ve mantıklı davrandığı bir dönemden geçmediğimiz de aşikârdır. Eğer İsrail uzun süre Türk vatandaşlarını hapishanelerde tutar ve aylar süren mahkemeler ile karşılaşırsak, dahası bu kişiler kötü muamelelerle karşılaşırsa Türk Hükümeti içeride ciddi bir eleştiri ile karşı karşıya kalabilir, bu baskı Ankara’nın İsrail’e karşı tavrının daha da sertleşmesine yol açabilir.

İSRAİL DERS ALDI MI? 

Şu ana kadar yapılan açıklamalar İsrail’in olaydaki sorumluluğunu kabul etmediğini gösteriyor. İsrail hata yaptığını kabul eder hiçbir ifadede bulunmadığı gibi haklılığında ısrar ediyor. Hükümet operasyonun arkasında olduğunu açıkladı. İsrailli yetkililer gemidekilerin komandolara sandalye, sopa ve bıçaklarla saldırdıklarını, asıl mağdurun kendileri olduğunu iddia ediyorlar. İlk bakışta şaka gibi gelebilir, ancak İsrail ciddi. Hatta Başbakan Netenyahu olayda yaralanan bir komandoyu hastanede ziyaret dahi etti.

İsrail Dışişleri Bakanı Liberman’a göre ise uluslararası kamuoyunun olayda İsrail’e olan sert tepkisi “ikiyüzlülük ve çifte standart içeriyor.” Liberman “Mayıs ayında tüm dünyada 500 kişi şiddet içeren olaylarda ölmüş olmasına rağmen sadece İsrail kınanıyor, üstelikte savunma amaçlı bir eyleminden dolayı” diyor. Liberman da, Netenyahu da BM Güvenlik Konseyi’nin kınama kararını ‘kabul edilemez’ buluyor. Onlara göre yardım gemileri İsrail’in egemenliğini hedef alıyordu. Oysa ki herkes biliyor bu gemilere açık denizlerde müdahale edildi ve bu gemiler İsrail karasularına değil, Gazze karasularına ulaşmaya çalışıyordu. Maliye Bakanı Yuval Steinitz ise İsrailli askerlerin kararlılık ve cesaretle hareket ettiğini öne sürdü. Sadece İsrail Hükümetini oluşturan siyasi partiler değil, Tzipi Livni gibi muhalefet de saldırı konusunda İsrail’i sorgulamadı ve İsrailli komandoların mağdur olduğu iddiasını garip bir şekilde dillendirdi.

Kısacası İsrail’in laftan anlayacağı yok. Başbakan Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun açıklamalarına baktığımızda ise Türkiye’nin tepkisinin de lafta kalacağı yok. Erdoğan’ın da belirttiği üzere gemilere saldırı bir milattı. Gerilen ve incelen Türk-İsrail ilişkileri kopma noktasına doğru yol alıyor. İsrail bunu Batı’daki adamları vasıtasıyla AK Parti’ye, Türkiye’deki dini gruplara, Türkiye’nin eksen kaymasına vs. bağlasa da anlaşılan o ki asıl ekseni kayan Türkiye’den çok İsrail.

İsrail ne derse desin en son girişim amacına ulaştı: Herşeyden önce Gazze konusu uzun bir aradan sonra yeniden dünya kamuoyunun gündemine geldi. Üstelik bu kez ablukayı kırmak için güçlü bir küresel muhalefet oluşmuş durumda. Gazze'yi ve Hamas'ı izole etmek isteyen İsrail hata yaptıkça asıl kendisini izole ediyor ve bu süreç gittikçe derinleşiyor. İsrail, Türkiye gibi güçlü, saygın ve aynı zamanda halkı Müslüman bir 'dostu' ilelebet kaybetmek üzere.

TÜRKİYE’NİN TEPKİSİ YETERSİZ Mİ? 

Böyle bir kriz karşısında devletlerin alabileceği bazı önlemler vardır. Bu önlemler diplomatik, hukuki, siyasi, iktisadi ve askeri olabilir. İlk etapta acil ilişkiler askıya alınır, ki Türkiye bunu 3 tatbikatı iptal ederek ve bazı spor müsabakalarını yapmayarak yerine getirdi. İkinci olarak diplomasi devreye girer, Türkiye bunu da yaptı. Öncelikle Büyükelçi Ankara’ya çekildi, İsrail elçisi de Dışişleri’ne çağrıldı. Burada asıl diplomatik atak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden (BMGK) İsrail’i kınama kararı çıkartabilmekti, Türkiye bunu da başardı. Geçici üye olarak BMGK’ni acil olarak toplantıya çağıran Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu beklenenin aksine ABD’nin de içinde bulunduğu ülkelere İsrail’e karşı bir karar aldırtabildi. Karar sadece kınamayla kalmıyor, olayın tarafsız bir şekilde soruşturulması gerektiğini de belirtiyor. Önümüzdeki günlerde bu soruşturma da gerçekleştirilecektir.

Bazıları BMGK kararını dahi hafife alıyor, İsrail’in bu kararı dikkate almayacağını, sadece ‘lafla’ bu işlerin yürümeyeceğini iddia ediyorlar. Böyle bir tepki Uluslar arası İlişkileri ve Uluslararası Hukuku neredeyse bilmemek anlamına geliyor, çünkü BMGK uluslar arası sistemin zirvesi demek ve buradan kendi lehinize bir karar aldırabilmek demek bundan sonraki tüm adımlarınızı meşrulaştırmak demektir. BMGK’den böyle bir kararı çıkartabilmek gerçekten zordur ve Türkiye bunu başarmıştır. Bu karardan sonra diğer uluslararası platformlardan benzeri kararları çıkartmak çok daha kolay olacaktır. Nitekim 1 Haziran’da Türkiye NATO’yu acil toplantıya çağırdı ve buradan da BMGK kararına benzer bir karar çıktı. NATO Genel Sekreteri Rasmussen de İsrail’den esir tutulan gemilerin ve gönüllülerin derhal serbest bırakılmasını istedi. Benzeri cümleler Avrupa Birliği ve pek çok ülke tarafından da kuruldu. Kısacası Türkiye İsrail karşısında yalnız kalmadı, haklılığını uluslararası kamuoyuna tescil ettirmenin ötesinde sorunu uluslararasılaştırdı.

Diplomasi çalışmaya devam ediyor, yapılabilecekler henüz bitmiş değil. Türkiye, bu konuyu İsrail-Türkiye anlaşmazlığı olmaktan çıkarmak zorunda ve olabildiğince hukuk ve diplomasi içinde, sakinliğini kaybetmeden hareket etmek zorunda. Sürekli olarak İsrail’in hukuku ihlal ettiği belirtilip, Türkiye’nin tepkisinin ise hukuk içerisinde kalacağının hatırlatılması gerekiyor. Türkiye bu nedenle tehditlerden olabildiğince kaçınıyor. Bu bağlamda olayın mağduru olan kişilerin ülkeleri ile işbirliği daha da geliştirilebilir ve ortak hareket etmeye çalışılabilir. İsrail de bunun farkında olduğu için krizden Türkiye gibi başka mağdur ülkelerin de çıkmaması için diğer ülke vatandaşlarını öncelikli olarak serbest bırakıyor, ayrıca Türkler ve Müslümanlar ile diğer ülkelerden gelenlere uygulamalarını farklılaştırıyor. Örneğin Türkler ve Müslümanlara kelepçe takılırken diğerlerine kelepçe takmamaya özen gösteriyor. Başka ülke vatandaşı gazeteciler hemen serbest bırakılırken Türk ve Müslüman gazeteciler içeride kötü şartlar altında tutulmaya devam ediyor. Belli ki İsrail bu konuyu sadece Türkiye ile, hatta Erdoğan Hükümeti ile arasında ikili bir soruna çevirmeye çalışıyor, aynı zamanda Türkiye’nin sinirlerini de bozmaya çalışıyor.

Diplomaside alınabilecek diğer önlemler sırasıyla ilişkileri dondurmak, daha düşük bir seviyeye çekmek ve nihayetinde diplomatik ilişkileri kesmek olabilir. Fakat bunlara gerekli olması halinde başvurulacak en son seçeneklerdir. Türkiye şu aşamada istediği kararları aldırmalı, uluslar arası yargı mekanizmalarını devreye sokmalı, uluslararası arenada yalnız kalmamaya özen göstermelidir.

Daha önce de belirttiğimiz üzere bundan sonra İsrail’e karşı alınabilecek önlemleri diplomatik, hukuki, siyasi, ekonomik ve askeri olarak 5 ayrı başlık altında toplamak mümkündür. Bunların her biri de kendi içinde bir öncelikliler sıralamasına tabidir. Türkiye bu 5 alanda önceliklileri sırasıyla ve bir paket halinde devreye koymalıdır. Bu da adım adım gerçekleştirilmelidir. En son alınacak önlem en başta alınmaya kalkılırsa istenen etki sağlanamaz. Şu ana kadar da kademeli olarak önlemlerin devreye sokulduğu görülüyor.


ABD’NİN TAVRI 

Bu krizde belki de en önemli ülke ABD. Obama Yönetimi’nin bu konuda Türkiye’ye vereceği destek hem Türkiye için hayati önemde, hem de İsrail sorununun aşılmasında tüm dünya için kritik bir konumda. Çünkü bugüne kadar İsrail tüm şımarıklılıklarını ABD’nin gölgesine sığınarak gerçekleştirebildi.

BMGK kararında ve NATO’da ABD’nin engellemede bulunmamış olması önemli. Ayrıca İsrail Başbakanı Netenyahu’nun ABD gezisini iptal ederek ülkesine dönmesi de kayda değer bir gelişme. Normal şartlarda Netenyahu Kanada’ya gelmişken ABD’yi de ziyaret eder ve Washington’dan İsrail’i destekler bir açıklama almadan İsrail’e dönmezdi. Belli ki Obama Yönetimi şu ana kadar gözü kapalı İsrail’i destekliyor değil. ABD-İsrail ilişkilerinin son aylarda çok kötü bir düzeyde seyrettiğini hatırlayacak olursak bunda şaşılacak bir durum da yok. Ancak ABD açıkça İsrail’i kınamak istemiyor. Türkiye ise açık bir kınama talep etti, bunu basın önünde de deklare etti. ABD’nin son açıklamaları olaydan duyulan üzüntüyü belirtmekle birlikte, Gazze’ye yardım götürmenin İsrail’in güvenliğini zedelemeyecek bir yolunun bulunmasını talep etmek oldu. Şüphesiz bu cümleler Türkiye’nin beklediği cümleler değil. Ancak Washington’ın İsrail ve Türkiye arasında çok zor durumda kaldığı muhakkak. Davutoğlu “Türkiye NATO üyesi ve kabul edilemez davranan NATO üyesi olmayan bir ülke” diyerek ABD’nin zor durumunu daha da müşkül bir hale sokuyor.

ABD şu sıralar esir tutulan gemileri ve içindekileri serbest bıraktırabilmek için İsrail’e baskıda bulunarak gerilimi düşürmeye çalışıyor. İsrail bu baskılara uyar ve gözaltındaki herkesi serbest bırakır ise kendisi için en hayırlı yolu seçmiş olacaktır. Yok eğer ısrarla krizi tırmandırırsa bu durumda ABD’nin İran nükleer mevzu da dahil olmak üzere tüm Ortadoğu politikaları devamı tahmin edilemeyecek bir belirsizliğe girecektir. ABD’nin şu ana kadar attığı bir diğer adım da tarafsız ve saygın bir uluslar arası soruşturmanın yapılarak olup bitenin daha net bir şekilde anlaşılması. Gerek Başkan Obama, gerekse Dışişleir Bakanı Clinton böyle bir soruşturmaya uluslararası katılımı talep ettiler. Bu talep de Tel Aviv’i kızdırdı, çünkü İsrail yaşananları ulusal güvenlik meselesi olarak görüyor ve uluslararasılaşmasını istemiyor. Tıpkı Hariri Cinayeti soruşturması gibi uluslararasılaşması halinde yaşananların İsrail’e büyük zarar vereceğini İsrailliler de biliyorlar.

ABD, bir yandan İsrail’i uluslararası tepkiler karşısında yalnız bırakmak istemiyor, diğer taraftan artık karşısında taşınması çok zor bir İsrail olduğunu da görüyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise zor durumda kalmış olan ABD’ye sesleniyor: “Bu durum Türkiye ile İsrail arasında kalmak değildir, bu durum doğru ile yanlış arasında, yasal olan ile yasal olmayan arasında seçim yapma durumudur”.

TÜRKİYE PROPAGANDA AYAĞINDA ZAYIF KALIYOR 

Türkiye’nin bu krizde en çok eleştirilebilecek yönü propaganda alanı. İsrail daha ilk dakikalardan itibaren kendi hikayesini yazıyor ve dünyaya servis ediyor. Olayı takip eden saatler boyunca karartma uygulanmasına ve sağlıklı bilgiye ulaşılamamasına rağmen İsrailli tüm sözcüler Türk basını da dahil tüm dünyanın emrine amade idi. Bu temsilciler saatlerce konuşup hiçbir şey söylemediler. Sadece akılları karıştırdılar, gemidekilerin El Kaide ve Hamas ile bağlantılı olduklarını dahi iddia ettiler. Bilinçli olarak ölü ve yaralı sayısı ile oynadılar. Akıl karıştırıcı fotoğraf ve görüntüler tüm dünyaya servis edildi. Şu noktada ise gemidekilerin silahlı oldukları tezi ısrarla işleniyor. Dünya basınında Yahudi gazetecilerin çok sayıda olduğunu düşünecek olursak bu tezler yoğun bir şekilde yayılacaktır. Türkiye bu noktada kendi tezlerini dünya medyasına anlatamaz ise haklı davada haksız olarak algılanma olasılığı artacaktır. Burada Türkiye’yi asıl rahatlatacak nokta olayın açık denizlerde gerçekleşmiş olmasıdır. Olay anında geminin nerede olduğu konusunda bol miktarda görsel malzemenin üretilmesi ve farklı dillerde dünyaya yayılması gerekiyor. Haritalar, uydu görüntüleri ve buna benzer pek çok materyal daha kriz başladığı anda gazetecilerin eline tutuşturulabilirdi. Buna benzer alınabilecek o kadar çok önlem var ki.

Ne yazık ki diplomaside harikalar yaratan bu ülke propaganda ve iletişim konusunda iç acıtıcı bir halde. Elbette İsrail gibi daha kurulduğu ilk günden bu yana kara propaganda ustası olmuş ve bir tür propaganda makinesi haline gelmiş bir devlet ile aşık atılsın, bir gecede onlar kadar mahir olunsun demiyoruz. Ama böylesine önemli bir konuda en azından iletişimin en temel ilkeleri göz önünde bulundurularak hareket edilsini talep etmek de herhalde makul bir beklenti olsa gerektir.

---
slaciner@gmail.com

 
 

Sedat Laçiner

 
 

1 Haziran 2010, Salı

Mavi Marmara Derneği © 2019. Tüm Hakları Saklıdır.